17 Aralık 2011 Cumartesi
21 Ekim 2011 Cuma
17 Ekim 2011 Pazartesi
abidin
- n'aber?
dedim.
- çocukların tırnaklarını kestim, banyolarını yaptırdım, karınlarını doyurdum, yatırdım.
dedi.
- mutluluk, budur
diye de ekledi.
duydun mu abidin?
dedim.
- çocukların tırnaklarını kestim, banyolarını yaptırdım, karınlarını doyurdum, yatırdım.
dedi.
- mutluluk, budur
diye de ekledi.
duydun mu abidin?
tezat
sabahın alacakaranlığında, siyah bir arabanın içine kurulmuş olan adam, at arabası ile trafik ışıklarında karşılaşır. at arabasının dizginlerini elinde tutan adam ve oğlu, konuşmaksızın, sabit bir noktaya bakmaktadır. siyah arabaya kurulmuş olan adam ile çocuk, gözgöze gelir. çocuk, muhtemelen, akşama ne yiyeceğini düşünmektedir. siyah arabaya kurulu olan adam ise ne yemeyeceğini.
yeşil yanar, siyah araba vınn diye gider.
yeşil yanar, siyah araba vınn diye gider.
11 Ekim 2011 Salı
monika
karedeniza bir kere gittim, yani uzun uzun gezmek amacıyla bir kez gittim. yıllaar önce, yani ozon tabakasının delindiğinden haberimizin henüz olmadığı yıllarla aşağı yukarı aynı dönemde, sonrasında öğrenip de "yahu delinmiş işte basbaya" diye çok umurumuzdaymış gibi yaptığımız dönemden bir kaç yıl önce, yani şimdi deldiysek gelecek nesillere nasıl bir gökyüzü bıraktığımızı hemen hiç kimsenin aklına bile getirmediği dönemden çoook önce, kaşık düşmanı ilen birlikte gitti idik.
safranbolu'dan sonra, "yahu ne olacak, sahilden geze geze gideriz" deyip sahil yoluna kırdık, rize'ye varmamız bir hafta sürdü arabayla. tek tek anlatsam bitiremem, ki uzun yazmamaya çalışıyorum, yoksa güreş tefrikası gibi uzatmak konusunda mahirimdir (diğer tüm konulardaki mahirsizliğimin aksine)...
sahil yoluna indikten sonraki ilk birkaç saatte, "ne güzel koymuş burası, dur bir bakalım" dediğimiz her koyda önce durduk, sonra baktık ki durulacak güzel koy sayısı bizim tahminimizin ötesinde, hepsine göz ucuyla baka baka gittik.
görele'de ilk pidemizi yedik. önümüze gelen pidelerin üzerinde "1 parmak", 1 parmak dediysem hakikaten 1 parmak, tereyağı vardı. "abi sen bunun yağını biraz alıversen, bize çok gelir, biz alışık değiliz bu kadar yağa" falan dedik, adam bize "halis tereyağı bu" diyerek bozuldu. gezi boyunca ısmarladığımız tüm pideleri, "yağsız olsun lütfen" ısrarlı notuyla ilettiysek de, o bir parmağı ancak mek parmağa kadar düşürebildik. karadenizde, kızartılarak ya da pişirilerek (fırınlanan) hazırlanan herşeyde, tereyağın bir olmazsa olmaz olduğuna aymamız çok uzun sürmedi. 1 senede yediğimiz tereyağını takriba 1 haftada tüketmişizdir.
sinop, ordu, giresun'u kısaca şöyle geçeyim; yol üzerinde yeşil fındık, yani yaprakları henüz üzerinde olan kurutulmamış fındık satanlardan, arabada kucağımızdaki fındık stoğu tükendikçe aldık. hatun kırdı, ben yedim (arabayı kullanan ben olduğumdan).
sudan bol birşey olmayınca balık deyince karadenizli alabalık anlıyor (hamsi haricinde) biz onu anladık. tatlı suyun aktığı her bir yerin kenarında bir "tereyağda alabalık" pişiren adamlar var. mebzul miktarda yedik.
en keyifli vakti trabizon rize arasında geçirdik galiba.
sümela'yı görünce insanların orayı nasıl yaptığına hayret ettik.
fırtına deresi dedikleri yerde suyun çağıltısına hayran olduk.
ne köydü adını unuttum, kaşık düşmanına sormam lazım, köyün birine sırf sütlacı güzeldir dediler diye gittik. hakikaten süperdi.
zigana'ya varmadan derme çatma ahşap kulubelerden yapılmış "zigana tatil köyü"'nde kaldık. tahtakurularınca ısırıldık.
uzungöl'ün kenarındaki "tatil köyünde" yemek yedik ve konakladık. restorandaki garsonlar önce servis yaptılar. herkes yemeğini bitirince bir de horon teptiler. garsonlardan biri, "abi bize hem garsonluk yaptırıyorlar, bitince de oynatıyorlar" diye şikayet etti, çok güldük. daha da ilginci, kaldığımız odada "odalar ses geçirir" gibilerinden bir uyarı tabelası vardı, "ne sesi" diye düşünmeden edemedik, uslu uslu uyuduk.
herkes ayder yaylasını biliyor, ama onun ötesinde iki tane daha yayla var; birisi aşağı kavron, diğeri(si) yukarı kavron. tanımdan açık olacağı üzere, yukarı kavron daha yüksekte. ayder'de, evinin odalarını kiralayan bir haminnenin evinde kaldık. kadın konuşmaya başlıyor, sonra konuşmasının ana temasını unutup başka şeyler anlatıyor, sonra şans eseri denk gelirse başladığı konuya geri gelip konuşmasını tamamlıyordu. ses etmeden, ama sıklıka için için gülerek (şiveden dolayı) kendisini dinledik. kahvaltılarda bol bol bal, kaymak ve tereyağ (sürpriz olmasa gerek) yedik.
kavron yaylalarına gitmek için, ayder'in biraz ötesinde, artık arabayla daha ileriye gidemeyiz herhalde diye düşündüğümüz noktada arabayı bıraktık, sırt çantalarımızı aldık, yürüdük. gidiş geliş toplam 26 kilometre. yürüdük. yürürken yanımızdan bir kaç tane minibüs geçti. geçen minibüslerden birinin ön camında "karadeniz üniversitesi dağcılık kulübü" yazıyordu, onlar da utanmadan yanımızdan geçip gittiler. aynı "dağcılık" ekibini, 3-4 saat sonra yukarı kavron'a varmadan önce kaçkar'lara çıkmak üzere hazırlık yaparken bulduk. (o kadar yükseğe çıktıktan sonra kaçkarlar bir tepe endamındaydı sadece). yukarı kavron'a vardığımızda görüş mesafesi 10 metre bile yoktu, hiçbir şey göremedik. üzerimizde kabanlarımız (yaz mevsimi idi) ile bir çay içtik, ve geri döndük. dönerken sis biraz dağıldı, bol bol fotoğraf çektik.
yazının başlığı olan "monika", dönüş yolunda fotoğrafını çektiğimiz, süslü mü süslü, boynunda büyüğünden bir çıngırak asılı olan, kocaman bir inekti. fotosunu bulur bulmaz ekleştireceğim.
ertesi gün uyandığımızda bacaklarımızın her santimi ağrıyordu. doğru düzgün yürüyemedik bir kaç gün.
ama çok eğlendik be yav!
10 Ekim 2011 Pazartesi
asker ettiler beni
* son iki türkü, kalan müzik'ten çıkan "asker türküleri" albümünden. bir iki tane daha koyarım belki
5 Ekim 2011 Çarşamba
ben giderim batuma
güzel bir eski versiyonunu tam koyacak iken bunu buldum. yerim ben bu kızı!
acep benim kerimem ilen mahdumum da ilgilenir mi böyle şeylerle?
acep benim kerimem ilen mahdumum da ilgilenir mi böyle şeylerle?
4 Ekim 2011 Salı
3 Ekim 2011 Pazartesi
16 Eylül 2011 Cuma
21 Ağustos 2011 Pazar
16 Ağustos 2011 Salı
gıdı
yemek yerken üstüme başıma bir şeyler dökmek konusunda son derece istikrarlıyımdır. öyle ki, üstüme başıma bir şeyler dökmemek için çaba göstermeme rağmen, üstüne başına bir şeyler dökülmesine aldırış etmeyenlerle rahatlıkla rekabet edebilirim.
serbest kıyafet (kot gömlek tişört) ilen sahada sefil bir mühendis olarak çalıştığım yıllarda bu çok büyük bir sorun arzetmiyordu. zaten paçayı mutlaka bir yere bulaştırmış oluyordum, dolayısıyla fazladan bir iki yemek lekesi üzerimde "sırıtmıyordu". ne zaman ki giydiğim iş kıyafetleri kottan takım elbiseye doğru yol almaya başladı, günlük iş stresim sırf bu yüzden katlandı.
bir ara yemek yerken önlük takayım dedim, taktım da, fakat komik durdu. millet normal normal yemeğini yerken benim önlük sırıtıyordu. gün içerisinde sıklıkla içtiğim çaydı kahveydi şuydu buyduya da çözüm getirmiyordu üstelik, o yüzden önlükten de bir süre sonra vazgeçtim. riski azaltmak adına, işteyken "yemek" ve "içmek" fiilini mimimumda tutmak gibi bir yaklaşım geliştirdim. yapacak başkaca da bir şey yok zaten, bendeki malzeme bu kadar.
geçenlerde bir toplantı öncesi masaya erken oturdum, önümde laptop, çalışıyormuş gibi yapıyorum (hahahayt!), masaya koydukları "tatlı" tabağına şöyle bir takıldı gözüm. görmezlikten gelmeye çalıştım, fakat arasıra takılıyorum. "yememek lazım böyle şeyleri", "kim bilir kaç kaloridir bu", "şeklim bozulacak, en iyisi yememek" falan diye düşünürken bir baktım, baş parmağımla işaret parmağım tabağa doğru yol aldı, hatta tabaktan en albenili olanını sıkıştırdı, ben olayı hayretle izlerken, şaşkınlıktan olacak, ağzım açıldı, işaret parmağım ilen başparmağım arasında duran "şey" ağzıma düşüverdi. zevkten gözlerim kısıldı. ağzıma atarken bir parçası ağzımın dışına düştü gibi geldi, tembel tembel kucağıma baktım, bir şey yok, koltuktan kalktım, arandım, bir şey göremedim, güzel, hepsini hayırlısıyla yemişim. dedim.
..ki, toplantı başladıktan sonra gömleğimde bir leke belirdi, elimi gömlek cebime attım, sıcaktan erimiş jölemsi bir şeyi peçete yardımıyla çıkartıp ciddi bir yüz ifadesiyle çöpe attım, ve toplantıya devam ettim.
bu adamlar bendeki bu sakarlık seviyesini bilseler bana emanet ettiklerini gene de emanet ederler miydi diye düşünürken, toplantı bitti.
postun başlığına bağlamak gerekirse mevzuyu, efendim ben sigarayı falan bıraktım (arasıra cigar içiyorum), zpor da yapıp sağlıklı yaşamak gerekir falan diye düşünüp bünyeme esasen ters düşen hareketler içerisindeyim. haliyle "ayrodinamik" şeklim bu değişime adapte olamadı, ve olumsuz yönde bozuldu (gibi). peki tamam, "kilo aldım" desem de anlaşılırdı.
hani bir tabir var, afedersiniz, g.t göbek diye, bunları henüz bağlamadıysam da, gıdılı mıdılı bir adam olma yolunda hızla ilerliyorum (gibi).
* kendimi neden zor tuttuğum anlaşılsın diye fotoyu bilhassa çekip ekledim.
serbest kıyafet (kot gömlek tişört) ilen sahada sefil bir mühendis olarak çalıştığım yıllarda bu çok büyük bir sorun arzetmiyordu. zaten paçayı mutlaka bir yere bulaştırmış oluyordum, dolayısıyla fazladan bir iki yemek lekesi üzerimde "sırıtmıyordu". ne zaman ki giydiğim iş kıyafetleri kottan takım elbiseye doğru yol almaya başladı, günlük iş stresim sırf bu yüzden katlandı.
bir ara yemek yerken önlük takayım dedim, taktım da, fakat komik durdu. millet normal normal yemeğini yerken benim önlük sırıtıyordu. gün içerisinde sıklıkla içtiğim çaydı kahveydi şuydu buyduya da çözüm getirmiyordu üstelik, o yüzden önlükten de bir süre sonra vazgeçtim. riski azaltmak adına, işteyken "yemek" ve "içmek" fiilini mimimumda tutmak gibi bir yaklaşım geliştirdim. yapacak başkaca da bir şey yok zaten, bendeki malzeme bu kadar.
geçenlerde bir toplantı öncesi masaya erken oturdum, önümde laptop, çalışıyormuş gibi yapıyorum (hahahayt!), masaya koydukları "tatlı" tabağına şöyle bir takıldı gözüm. görmezlikten gelmeye çalıştım, fakat arasıra takılıyorum. "yememek lazım böyle şeyleri", "kim bilir kaç kaloridir bu", "şeklim bozulacak, en iyisi yememek" falan diye düşünürken bir baktım, baş parmağımla işaret parmağım tabağa doğru yol aldı, hatta tabaktan en albenili olanını sıkıştırdı, ben olayı hayretle izlerken, şaşkınlıktan olacak, ağzım açıldı, işaret parmağım ilen başparmağım arasında duran "şey" ağzıma düşüverdi. zevkten gözlerim kısıldı. ağzıma atarken bir parçası ağzımın dışına düştü gibi geldi, tembel tembel kucağıma baktım, bir şey yok, koltuktan kalktım, arandım, bir şey göremedim, güzel, hepsini hayırlısıyla yemişim. dedim.
..ki, toplantı başladıktan sonra gömleğimde bir leke belirdi, elimi gömlek cebime attım, sıcaktan erimiş jölemsi bir şeyi peçete yardımıyla çıkartıp ciddi bir yüz ifadesiyle çöpe attım, ve toplantıya devam ettim.
bu adamlar bendeki bu sakarlık seviyesini bilseler bana emanet ettiklerini gene de emanet ederler miydi diye düşünürken, toplantı bitti.
postun başlığına bağlamak gerekirse mevzuyu, efendim ben sigarayı falan bıraktım (arasıra cigar içiyorum), zpor da yapıp sağlıklı yaşamak gerekir falan diye düşünüp bünyeme esasen ters düşen hareketler içerisindeyim. haliyle "ayrodinamik" şeklim bu değişime adapte olamadı, ve olumsuz yönde bozuldu (gibi). peki tamam, "kilo aldım" desem de anlaşılırdı.
hani bir tabir var, afedersiniz, g.t göbek diye, bunları henüz bağlamadıysam da, gıdılı mıdılı bir adam olma yolunda hızla ilerliyorum (gibi).
* kendimi neden zor tuttuğum anlaşılsın diye fotoyu bilhassa çekip ekledim.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
güssün
* güssün : gülsüm (bu da güzel isim be!)
* peşine "nassın hurşit" zotlatması, peşingeri gene "güssün"
16 Haziran 2011 Perşembe
sarı gelin
bazı ezgiler paylaşılamıyor. bu yorumların altında birbirine küfredenler gözüme çarptı, yüzüm düştü. aynı ezgi, 3 yorum. biri azeri, biri ermeni, biri balaban'ın uyku cd'sinden.
kör arabın mahnisi
nə eşq olaydı, nə aşiq, nə nazlı afət olaydı, nə xəlq olaydı, nə xaliq, nə əşki-həsrət olaydı. nə dərd olaydı, nə dərman, nə sur olaydı, nə matəm, nə aşiyaneyi-vüslət, nə bari-firqət olaydı. könüldə nuri-məhəbbət, gözümdə pərdeyi-zülmət... nə nur olaydı, nə zülmət, nə böylə xilqət olaydı. nədir bu xilqəti-bimərhəmət, bu pərdəli hikmət? bu zülmə qarşı nolur bir də bir ədalət olaydı. tükəndi taqətü səbrim, ədalət! ah, ədalət! nə öncə öylə səadət, nə böylə zillət olaydı
9 Haziran 2011 Perşembe
6 Haziran 2011 Pazartesi
bümk
arasıra insanı gülümseten şeyler de oluyor bu memlekette. boğaziçi üniversitesi caz klubü öğrencileri imişler.
23 Mayıs 2011 Pazartesi
feracemin ucu sırma
siz direkt 8. dakikayaya ışınlayın kendinizi. videoyu edit edecek kabiliyetim yok. hisarlı ahmet'in kendi sesinden. bu videoya kırk yılda bir girdiğim facebook'ta rastgeldim. yükleyen kişi "samet hisarlı" diye gözüküyor idi. torunu mu acep, yoksa sadece isim benzerliği mi? ikincisi daha yakın bir olasılık gibi geldi.
ne kadar güzel bir kayıt bu yahu. senin söyleyişine kurban olsunlar!
* oyununu da koymuştum daha önce
17 Mayıs 2011 Salı
abe kaynana
eyvah eyvah 2 deki müziklerden biriydi galiba bu. çok dinlediğim bir tür olduğunu söyleyemem, fakat videodaki askerlerin doğallığı hoşuma gitti. kapıyla böyle de ritim tutulurmuymuş, tutulurmuş. ağladı resmen kapı. biz bunları nöbet tutsun diye gönderiyoruz, meğer bunlar dalgalarına bakıyorlarmış!
16 Mayıs 2011 Pazartesi
15 Mayıs 2011 Pazar
suda balık oynuyor
geçenlerde sabahın köründe, köründe derken hakikaten de köründe, kaşık düşmanı bunu dinliyordu. allah allah!
8 Mayıs 2011 Pazar
gam kasavet keder
buradaki eşşe'oğlu eşşeklerin bir kısmı, şuradaki eşşe'oğlu eşşeklerin bir kısmıyla aynı. yanlış anlaşılabilmem ihtimaline karşılık, buradaki eşşe'oğlu eşşek nidasını olumlu manada kullandığımı belirtmek isterim. kendilerine saygı ve hürmetlerimi sunarım. rakıyı da koymuşlar gene önlerine. eşşe'oğlu eşşekler!
2 Mayıs 2011 Pazartesi
kaşık havası
okan murat öztürk gençmiş, saçlarının bir kısmı hala başında . tamam yav... kötü espri.
bunun bir de barış manço versiyonu vardı hatırladığım. bir arayayım!
etiketler
iç anadolu,
konya,
Okan Murat Öztürk,
oynamayanı dövüyoruz
1 Mayıs 2011 Pazar
ne feryad edersin divane bülbül
daha önce amatör bir yorumunu koymuştum, o da güzeldi, bu da güzel. bunu ustalar söylüyor, diğerini amatör gençler. türkü kendileyin (haydi bakalım, kelime uydura uydura nereye kadar) güzel olunca her halükarda güzel oluyor.
* arkada bir yerlerde erkan oğur'un da eşliği geliyor kulağıma. e o da elazığlı ya. tutamamış kendini zaar.
16 Nisan 2011 Cumartesi
konser ...
"güzel bir konser olacak bencileyin"...
...idi.
fakat olabilemedi. bir kaç sebebi birden var; kemal sunal'ın taksim-sarıyer hattındaki dolmuşa binip at yarışı tahmini ettiği filmi getirin hatırınıza, ufacık dolmuşta 50 kişi birden, böyle sıkış tepiş. geldi mi gözünüzün önüne? hah işte, öyle bir oturma düzeni, yanyana ve dipdibe tahta iskemlelerde omuzlarımızı içimize çeke çeke oturmak! -sıkışmak- zorunda kaldık. ayağımı uzatamıyorum, geriye birazcık bile yaslanamıyorum, iskemlenin tahtası sırtımıza batıyor. ızdırap içinde izlemeye çalışıyoruz konseri.
neyse, adamlar güzel müzisyen, katlanırız, ne olacak ki dedik... o da olmadı. virtüöz düzeyinde enstrümanlarına hakim olan iki adamın da virtüözlüklerini gösteresileri geldi. yani, çok ritmik oldu, çok hızlı çaldılar, erdal erzincan'ın sazının sesi kayhan kalhor'un kemençesini çok bastırdı, yetmedi, sazı neredeyse bir "vurmalı çalgı" gibi ritm tutar gibi çaldı. hayal kırıklığına uğradım.
eh be güzel kardeşim, biz sizi tanıyorduk zaten, iyi olduğunuzu göstermeye ihtiyaç duyacak adamlar da değilsiniz, ne oldu da böyle yaptınız anlamadım ki!
konsere benim iteklememle gelen kaşık düşmanına da diyecek birşey bulamadık. bak bu adamlar şöyle güzel böyle iyi derken kös kös çıktık konserden. gecenin tek kayda değer güzel yanı, konser öncesi sultanahmet'te yediğimiz köftelerin lezzetiydi.
ben gene de konserin sonlarına doğru maharetli! telefonum marifetiyle kaydettiğim görüntüleri umumun temaşasına sunayım.
12 Nisan 2011 Salı
yüce dağ başına canan, kar yağmış gibi
şimdi bu eşşe'oğlu eşşeklerden -afedersiniz- daha önce de yorum koydum. adamlar koymuşlar rakıları önlerine, hem demleniyor, hem de türkü çığırıyorlar. güzel çalıyor, fena söylemiyorlar. aralarına girip bir tane de benim patlatasım geliyor da. helal size!
amatör dinleye dinleye profesyonel kayıtları sevmez olacağım bu gidişle.
konser
bundan tee bir sene falan önce, "bu konsere gitsem ömrümden bir yıl vermeyi düşünürüm ciddi ciddi" demişim. bu adamı da severim. ikisi de iyi müzisyen. şimdi, ikisinin konseri var cuma günü aya irini'de. kaşık düşmanı ilen ş'eyedeceğiz. normalde, kaşık düşmanı benim düşkün olduğum kadar düşkün değildir böyle şeylere, ben dinlettikçe seviyor. "senin bunları sevişini seviyorum" dediydi bir zaman. neyse... güzel bir konser olacak bencileyin. gözlerimi kapatıp, kendimden geçeceğim az biraz.
ormancı
müzeyyan senar ile rakı arasında bir eşleşme var. ne zaman kendisini dinlemeye başlasak otomatikman rakılar doluyor arkasından. kaşık düşmanı içemiyor (bir yudum aldı gene de), ben hepimizin yerine içiyorum haliyle. söyle be müzeyyen apla. yarasın!(iyileşmiştir umarım)
8 Nisan 2011 Cuma
imdat ...
efendim, ben gayet dikkatli ve uyanık bir adamımdır, yani öyle geçinirim, yani genel olarak öyleyimdir. özellikle de iş mevzu bahis olduğunda.
biraz önce, bir sürü kelli felli ve de kravatlı mravatlı adamların sunumlarını izleyip, son derece karizmatik bir şekilde kendilerini sorguladım, yol gösterdim. karizmayı cilalamanın doruklarındaykene, gayet doğal bir şekilde, elimdeki telefonla 9'dan hat alıp 155'i aradıktan sonra, karşıma çıkan bayandan 5 tane orta şekerli türk kahvesi istedim. karşımdaki ses bir süre duraladıktan sonra "beyefendi yanlış aradınız" dedi, "yaa" dedim.
netice itibariyle karizmaya bilmem kaçıncı çentiği de attık. birazdan, çay ocağının dahili numarasının değiştirilmesi için idari işlere talimat vereceğim. yüzüme ciddi ve önemli adam pozunu da yapıştırayım bari. çok fena, çok fena.
biraz önce, bir sürü kelli felli ve de kravatlı mravatlı adamların sunumlarını izleyip, son derece karizmatik bir şekilde kendilerini sorguladım, yol gösterdim. karizmayı cilalamanın doruklarındaykene, gayet doğal bir şekilde, elimdeki telefonla 9'dan hat alıp 155'i aradıktan sonra, karşıma çıkan bayandan 5 tane orta şekerli türk kahvesi istedim. karşımdaki ses bir süre duraladıktan sonra "beyefendi yanlış aradınız" dedi, "yaa" dedim.
netice itibariyle karizmaya bilmem kaçıncı çentiği de attık. birazdan, çay ocağının dahili numarasının değiştirilmesi için idari işlere talimat vereceğim. yüzüme ciddi ve önemli adam pozunu da yapıştırayım bari. çok fena, çok fena.
27 Mart 2011 Pazar
ben meylimi
uzak kalsak da ara ara, dönüp geliyoruz işte gene. bir "irem" dolanıyor kafamda. güzel yav. du bakali!
21 Şubat 2011 Pazartesi
20 Şubat 2011 Pazar
17 Şubat 2011 Perşembe
fıydırıvermek ve zıngıldamalı
benim doğduğum ve genel olarak da sınırlarına girdiğimde içimden "ahh memleketim!" dediğim toprakların en hoşuma giden yönlerinden biri, kullanılan kelimelerin, hadi şive de diyelim, orijinalliği. ya da bana öyle geliyor, torpil geçiyorum kendimce. işin ilginci, ben ne zaman memlekete gitsem dakikasında dilim dönüveriyor. "nişedin len bizim o'lan?" (erkek kardeşime na'ber demiş oldum)
mahallenin yaşlısı "gocagarıları" görünce şöyle bir klasik girizgah var hala misal;
- nişiyon hatmanim deze!
- nişiyem ay o'lum. oturup batırın. sen nişiyon bakem? bu o'lan senin mi? gocuman olmuş bu!
- hee. benim. nişiyem biz de, aha gurban kescez diye geldiydik.
kurban dedim de, oğlan etkilenir belki, görmesin kesilirken hayvanı derken herif (yaş 6) aldı eline bıçağı, "ben de kesmek istiyorum" diye tutturdu. kavga, gürültü, patırtı sevmeyen sevecen oğluma biraz ürkerek baktım.
yıllar önce, daha cep telefonları yeni yeni yaygınlaşıyorken, elimdeki cep telefonuna bakıp soru soran "deze"yi hatırlayınca hala gülerim; "zıngıldamalı mı öngü?" telefon zıngıldamalı değildi, üstüne, sıklıkla kilitlenir, beni deli ederdi. bir gün sinirlendim, telefonu fıydırıverdim.
15 Şubat 2011 Salı
yeşil kurbağa
bu güzelim uzun havayı daha önce de koyduydum. gene koymak istedim. arkadaşı tanımam. adını bilmem. nerelidir bilmiyorum. fakat takdir etmeden duramadım. sen kimsin kardeşim de böyle sağlam okuyorsun. hani azıcık kayıt güzel olsa, hani azıcık yav. azıcık yav. türkü söylüyorum diye gözümüze gözümüze sokulanlardan sonra bu arkadaşa ne demek lazım bilemedim. helal sana!
13 Şubat 2011 Pazar
12 Şubat 2011 Cumartesi
7 Şubat 2011 Pazartesi
6 Şubat 2011 Pazar
yar senin derdinden derbeder oldum
davut sulari'nin güzel bir türküsü. kendi sesinden koyacaktım ama müzik dosyalarını koyduğum servis göçmüş. belki yarın. du bakali!
31 Ocak 2011 Pazartesi
el vurup yaremi incitme tabib
"el vurup yaremi incitme tabip
bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var
dert vurup da yarem eylersin derman
her can kabul etmez viraneler var..."
sözlere bakıyorum, bakıyorum, yazabiliyorum dememek gerekir diye düşünüyorum.
30 Ocak 2011 Pazar
17 Ocak 2011 Pazartesi
kısmet
hayatımızı çekiştiren kuvvetlerin bileşkesini tam kontrol edemediğimizde, ki zaman zaman edemiyoruz, ben bunu kullanıyorum. şans, kader, mukadderat. benim en sevdiğim, en bi tanımlayıcı olanı -bencileyine sorarsanız- kısmet. ne güzel bir kelime. kısmetse, olur. değilse, olmaz.
bir şeyin olması için planı, çabayı, analitiği, sistematiği en öne koysam da, bunu yadsımıyorum. hadi iş hayatı neyse de, özel hayat "kompile" kısmet bazen.
kısmetse olur. kısmetse, zeynep gelir. ya da elif. kısmet
bir şeyin olması için planı, çabayı, analitiği, sistematiği en öne koysam da, bunu yadsımıyorum. hadi iş hayatı neyse de, özel hayat "kompile" kısmet bazen.
kısmetse olur. kısmetse, zeynep gelir. ya da elif. kısmet
8 Ocak 2011 Cumartesi
keklik gibi kanadımı süzmedim
yav birşey diyicem de diyemiyorum şimdi nazar neyin olur diye. sırıtarak dolaşıyorum 3 gündür. demiyim demiyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
