kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ocak 2015 Perşembe
zülüf
bu türküyü biz neş'et babadan dinlemeyi severiz. bir de "ayşegül"'den. hatırası vardır, kaşık düşmanı ne zaman dinlese, gözleri nemlenir.
18 Ocak 2015 Pazar
19 Ocak 2013 Cumartesi
bavul meselesi
bir baba ve eş olarak, bavul konumumu uzun süredir kabullenmiş idim.
tatile veya eğlenmeye nereye gidileceği konusunda genellikle fikrim sorulurmuş gibi yapılır, ama dinlenmez. kaşık düşmanı bana güya "alternatifler" gösterir, şurası şöyle güzelmiş burası böyle iyiymiş der, benim tercihimi gene güya sorarmış gibi yapar, kendisinin veya oğlanın gitmek istediği yeri "aslında benim de gitmek istediğim yer orasıymış gibi" sunar, ve bir şekilde "oraya" gidilir.
baktım ben ne desem nasıl olsa dinlenmiyor, "gürültülü yere gitmem", "kalabalık ve patırtı olmayacak", "çok kalabalık gidilmeyecek", "gidilirse hazzetmediğim tiplerle gidilmeyecek","tatilde alışveriş için orası burası gezmem, kendin yaparsın" falan gibi bir kaç basit kural koydum, ve "nereye gidilecek, kiminle gidilecek, ne zaman gidilecek" işini hatun'a havale ettim, ve rahata erdim.
tatile nereye ve ne zaman çıkacağımız, yemeğe çıkacaksak ne tür bir yere kimlerle gidileceği bilgisi bana makul bir süre öncesinde kaşık düşmanı tarafından (kısaca "ma'kam diyelim) "tebliğ" ediliyor. ben de huysuzluğum üstümde değilse verilen talimata genellikle uyuyorum.
bavul konumu ise şöyle bir konum; tatile gidilecek yer bana tebliğ edilmiş olur, bavullar hazırlanır, ben bavulları arabaya taşırım, bavulları varacağımız yere vardıktan sonra arabadan indiririm, kalınacak yere çıkartırım, ne kadar kalınacaksa kalınılır, bavulları tekrar arabaya taşırım, eve gelince çıkartırım falan. arada görebileceğim kadar yeri gördüysem görmüşümdür, bavullarla birlikte geri getirilirim.
tatil için denize kenarı bir yere gidildiyse, havlusundan çantasına paletinden simitine ne kadar eşya varsa her sabah ve her akşam bunları odadan sahile (veya havuza), sahilden de gerisin geri odaya taşırım.
yani bavuldan az biraz daha şereflice bir konum. fakat hiç değilse sağlam. diyordum.
(bavul sayısının gidilecek yerin uzaklığından veya kalınacak sürenin uzunluğundan tamamen bağımsız ve sabit olduğu da gözlemlerim arasında. 2 günlük tatile de 10 günlük tatile de biz fikis menü 4 bavulla gidiyoruz. dönüşte -alışveriş neticesi- bu 4 bavula birkaç bavul daha ekleniyor, onları taşımak görevi de haliyle gene bana düşüyor.)
lakin son "kısacık" tatilden sonra içime bir kurt düştü. uçakla gittik, bavulları taşıma görevimi layıkıyla yerine getirip otel odasına kadar çıkarttım, bir de baktık ki bavullardan biri bir şekilde yamulmuş ezilmiş, bir türlü açılmıyor. tipik mühendis yaklaşımımla "şuna iki tane şurasından vursam açılır bu" dedim, ve başardım da. bavul açılmasına açıldı ama, bu sefer de kapanmıyor. karşılıklı denk gelmesi gereken kilit yerleri denk gelmiyor bir türlü. "şuna iki tane vursam" diyecek oldum, kaşık düşmanı "bırak bırak" dedi, gitti otelin karşısındaki bir yerden samsonayt marka bir bavulu satın aldı geldi. "bunu ne yapacağız peki" dedim, "otelde bırakırız, kullanılmaz bu artık" dedi.
bir haftafır aklıma takıldı. kırk yaşıma geldim, hadi şasi sağlam belki ama, kaportada mebzul miktarda çizik ve ezikler var. kaşık düşmanının iki kilidi karşılıklı denk gelmedi diye yepisyeni bavulu otel odasında öylece bırakıvermesi dokundu bana. düşünüp duruyorum. bavul konumumdan daha sağlam bir konuma terfi etmem lazım, ama ne konumuna henüz bulabilmiş değilim.
tatile veya eğlenmeye nereye gidileceği konusunda genellikle fikrim sorulurmuş gibi yapılır, ama dinlenmez. kaşık düşmanı bana güya "alternatifler" gösterir, şurası şöyle güzelmiş burası böyle iyiymiş der, benim tercihimi gene güya sorarmış gibi yapar, kendisinin veya oğlanın gitmek istediği yeri "aslında benim de gitmek istediğim yer orasıymış gibi" sunar, ve bir şekilde "oraya" gidilir.
baktım ben ne desem nasıl olsa dinlenmiyor, "gürültülü yere gitmem", "kalabalık ve patırtı olmayacak", "çok kalabalık gidilmeyecek", "gidilirse hazzetmediğim tiplerle gidilmeyecek","tatilde alışveriş için orası burası gezmem, kendin yaparsın" falan gibi bir kaç basit kural koydum, ve "nereye gidilecek, kiminle gidilecek, ne zaman gidilecek" işini hatun'a havale ettim, ve rahata erdim.
tatile nereye ve ne zaman çıkacağımız, yemeğe çıkacaksak ne tür bir yere kimlerle gidileceği bilgisi bana makul bir süre öncesinde kaşık düşmanı tarafından (kısaca "ma'kam diyelim) "tebliğ" ediliyor. ben de huysuzluğum üstümde değilse verilen talimata genellikle uyuyorum.
bavul konumu ise şöyle bir konum; tatile gidilecek yer bana tebliğ edilmiş olur, bavullar hazırlanır, ben bavulları arabaya taşırım, bavulları varacağımız yere vardıktan sonra arabadan indiririm, kalınacak yere çıkartırım, ne kadar kalınacaksa kalınılır, bavulları tekrar arabaya taşırım, eve gelince çıkartırım falan. arada görebileceğim kadar yeri gördüysem görmüşümdür, bavullarla birlikte geri getirilirim.
tatil için denize kenarı bir yere gidildiyse, havlusundan çantasına paletinden simitine ne kadar eşya varsa her sabah ve her akşam bunları odadan sahile (veya havuza), sahilden de gerisin geri odaya taşırım.
yani bavuldan az biraz daha şereflice bir konum. fakat hiç değilse sağlam. diyordum.
(bavul sayısının gidilecek yerin uzaklığından veya kalınacak sürenin uzunluğundan tamamen bağımsız ve sabit olduğu da gözlemlerim arasında. 2 günlük tatile de 10 günlük tatile de biz fikis menü 4 bavulla gidiyoruz. dönüşte -alışveriş neticesi- bu 4 bavula birkaç bavul daha ekleniyor, onları taşımak görevi de haliyle gene bana düşüyor.)
lakin son "kısacık" tatilden sonra içime bir kurt düştü. uçakla gittik, bavulları taşıma görevimi layıkıyla yerine getirip otel odasına kadar çıkarttım, bir de baktık ki bavullardan biri bir şekilde yamulmuş ezilmiş, bir türlü açılmıyor. tipik mühendis yaklaşımımla "şuna iki tane şurasından vursam açılır bu" dedim, ve başardım da. bavul açılmasına açıldı ama, bu sefer de kapanmıyor. karşılıklı denk gelmesi gereken kilit yerleri denk gelmiyor bir türlü. "şuna iki tane vursam" diyecek oldum, kaşık düşmanı "bırak bırak" dedi, gitti otelin karşısındaki bir yerden samsonayt marka bir bavulu satın aldı geldi. "bunu ne yapacağız peki" dedim, "otelde bırakırız, kullanılmaz bu artık" dedi.
bir haftafır aklıma takıldı. kırk yaşıma geldim, hadi şasi sağlam belki ama, kaportada mebzul miktarda çizik ve ezikler var. kaşık düşmanının iki kilidi karşılıklı denk gelmedi diye yepisyeni bavulu otel odasında öylece bırakıvermesi dokundu bana. düşünüp duruyorum. bavul konumumdan daha sağlam bir konuma terfi etmem lazım, ama ne konumuna henüz bulabilmiş değilim.
7 Kasım 2012 Çarşamba
ko-ku
- babaaa! biliyor musun kızların pipilerine ko-ku diyorlarmış!
biz "kelebek" diye dediydik. ilkokul 2. yenice 8 oldu. maç başladı. bizim öğreti taç!
biz "kelebek" diye dediydik. ilkokul 2. yenice 8 oldu. maç başladı. bizim öğreti taç!
14 Ekim 2012 Pazar
çığrışır bülbüller
zaman zaman düşüncelerimi hizalamak için yazmak ihtiyacı hissediyorum. aklımın içinde oraya buraya savrulmuş şeyleri derleyip toparlayıp mantıklı bir bütünlüğe sokmak, ancak yazmaya başlayınca mümkün oluyor benim için. lakin bugün yazayım dediğim şeyi yazdım, yazdım, sonunu getiremedim. daha doğrusu getirdim, ama getirdiğim demek istediğimi tam anlatamadı. cümlenin sağını düzelttim olmadı, solunu çekiştirdim olmadı. halbuki mevzu' çok basit görünüyordu. yazının sonunda o kadar çok şey hatırladım ki, hangi birini nasıl diyeceğimi bilemedim. yazdım, yazdığımı beğenmedim, ve sildim.
ortaya da aha böyle ne dediğimin anlaşılmadığı kısa bir yazı çıktı!
ne ise ...
ortaya da aha böyle ne dediğimin anlaşılmadığı kısa bir yazı çıktı!
ne ise ...
6 Haziran 2012 Çarşamba
confession
validem bizimle bu aralar. hürremi izleye izleye kendisine "valide sultan" demeye başladık.
ben çocukken, her yaz bir minibüs tutar, ailecenek 2-3 haftalığına tatile giderdik. annem, babam, kardeşlerim, bazen de 1-2 hısım akraba olurdu. tayınımızı alır, ekmek arası nevaleleri düzer, termosa çayımızı koyar, yolda acıktıkça yer içerdik.
11-12 idim galiba, nevaleleri ve termosu minibüse yüklerken termosu çarptım, çat diye bir sesi duydum, ama bozuntuya vermedim. bir kaç saat sonra "çay içelim" diye validem termosa atak edince, kırılmış olduğunu görüp şaşırdı. onunla birlikte ben de şaşırdım!
bu durumu geçen gün kendisine itiraf ettim, "termosu ben kırmıştım ama söyleyememiştim" dedim, "ne termosu" dedi. olayı hatırlamıyor ama, handiyse 30 sene sonra bu vicdan azabından da kurtulduğum için çok rahatladım. kuş gibiyim.
ben çocukken, her yaz bir minibüs tutar, ailecenek 2-3 haftalığına tatile giderdik. annem, babam, kardeşlerim, bazen de 1-2 hısım akraba olurdu. tayınımızı alır, ekmek arası nevaleleri düzer, termosa çayımızı koyar, yolda acıktıkça yer içerdik.
11-12 idim galiba, nevaleleri ve termosu minibüse yüklerken termosu çarptım, çat diye bir sesi duydum, ama bozuntuya vermedim. bir kaç saat sonra "çay içelim" diye validem termosa atak edince, kırılmış olduğunu görüp şaşırdı. onunla birlikte ben de şaşırdım!
bu durumu geçen gün kendisine itiraf ettim, "termosu ben kırmıştım ama söyleyememiştim" dedim, "ne termosu" dedi. olayı hatırlamıyor ama, handiyse 30 sene sonra bu vicdan azabından da kurtulduğum için çok rahatladım. kuş gibiyim.
3 Haziran 2012 Pazar
seni her gördüğümde
gençtim, yaşım 16 idi. aşık olmuştum. o 15 idi. görünce, olduğum yerde su olup erirdim.
yaş oldu 40. gene aşık oldum. hem de öyle böyle değil.
29 Mart 2012 Perşembe
saydım
kabiliyetsizlikleri allah'tan babalarına çekmemiş bir adet mahdum ve bir adet kerime ilen, tencereden bozma darbuka ve el yapımı (mahdum eseri) içi pirinç dolu marakas eşliğinde "müzik yapar iken" feci fırça yedik kaşık düşmanından. biz, yaptığımızın müzik olduğunu ısrarla savunduk, kerimenin çığlık atıyor gibi gözükmesini ise kendisinin (kaşık düşmanının) müzikten anlamıyor olması savunmasıyla açıkladık. "hepinizi satarım bak!" tehdidiyle mahdumla wii oynamanın daha hayırlı olacağına karar verdik.
düşününce huzursuzlandım, ecnebiler gibi evdeki eski eşyaları satmaya kalksa, boynuma bir tabela asar, üstüne "huysuz koca" yazar, altına "bedava" diye ekler, ve satar. (gibi geldi)
21 Ekim 2011 Cuma
17 Ekim 2011 Pazartesi
abidin
- n'aber?
dedim.
- çocukların tırnaklarını kestim, banyolarını yaptırdım, karınlarını doyurdum, yatırdım.
dedi.
- mutluluk, budur
diye de ekledi.
duydun mu abidin?
dedim.
- çocukların tırnaklarını kestim, banyolarını yaptırdım, karınlarını doyurdum, yatırdım.
dedi.
- mutluluk, budur
diye de ekledi.
duydun mu abidin?
tezat
sabahın alacakaranlığında, siyah bir arabanın içine kurulmuş olan adam, at arabası ile trafik ışıklarında karşılaşır. at arabasının dizginlerini elinde tutan adam ve oğlu, konuşmaksızın, sabit bir noktaya bakmaktadır. siyah arabaya kurulmuş olan adam ile çocuk, gözgöze gelir. çocuk, muhtemelen, akşama ne yiyeceğini düşünmektedir. siyah arabaya kurulu olan adam ise ne yemeyeceğini.
yeşil yanar, siyah araba vınn diye gider.
yeşil yanar, siyah araba vınn diye gider.
11 Ekim 2011 Salı
monika
karedeniza bir kere gittim, yani uzun uzun gezmek amacıyla bir kez gittim. yıllaar önce, yani ozon tabakasının delindiğinden haberimizin henüz olmadığı yıllarla aşağı yukarı aynı dönemde, sonrasında öğrenip de "yahu delinmiş işte basbaya" diye çok umurumuzdaymış gibi yaptığımız dönemden bir kaç yıl önce, yani şimdi deldiysek gelecek nesillere nasıl bir gökyüzü bıraktığımızı hemen hiç kimsenin aklına bile getirmediği dönemden çoook önce, kaşık düşmanı ilen birlikte gitti idik.
safranbolu'dan sonra, "yahu ne olacak, sahilden geze geze gideriz" deyip sahil yoluna kırdık, rize'ye varmamız bir hafta sürdü arabayla. tek tek anlatsam bitiremem, ki uzun yazmamaya çalışıyorum, yoksa güreş tefrikası gibi uzatmak konusunda mahirimdir (diğer tüm konulardaki mahirsizliğimin aksine)...
sahil yoluna indikten sonraki ilk birkaç saatte, "ne güzel koymuş burası, dur bir bakalım" dediğimiz her koyda önce durduk, sonra baktık ki durulacak güzel koy sayısı bizim tahminimizin ötesinde, hepsine göz ucuyla baka baka gittik.
görele'de ilk pidemizi yedik. önümüze gelen pidelerin üzerinde "1 parmak", 1 parmak dediysem hakikaten 1 parmak, tereyağı vardı. "abi sen bunun yağını biraz alıversen, bize çok gelir, biz alışık değiliz bu kadar yağa" falan dedik, adam bize "halis tereyağı bu" diyerek bozuldu. gezi boyunca ısmarladığımız tüm pideleri, "yağsız olsun lütfen" ısrarlı notuyla ilettiysek de, o bir parmağı ancak mek parmağa kadar düşürebildik. karadenizde, kızartılarak ya da pişirilerek (fırınlanan) hazırlanan herşeyde, tereyağın bir olmazsa olmaz olduğuna aymamız çok uzun sürmedi. 1 senede yediğimiz tereyağını takriba 1 haftada tüketmişizdir.
sinop, ordu, giresun'u kısaca şöyle geçeyim; yol üzerinde yeşil fındık, yani yaprakları henüz üzerinde olan kurutulmamış fındık satanlardan, arabada kucağımızdaki fındık stoğu tükendikçe aldık. hatun kırdı, ben yedim (arabayı kullanan ben olduğumdan).
sudan bol birşey olmayınca balık deyince karadenizli alabalık anlıyor (hamsi haricinde) biz onu anladık. tatlı suyun aktığı her bir yerin kenarında bir "tereyağda alabalık" pişiren adamlar var. mebzul miktarda yedik.
en keyifli vakti trabizon rize arasında geçirdik galiba.
sümela'yı görünce insanların orayı nasıl yaptığına hayret ettik.
fırtına deresi dedikleri yerde suyun çağıltısına hayran olduk.
ne köydü adını unuttum, kaşık düşmanına sormam lazım, köyün birine sırf sütlacı güzeldir dediler diye gittik. hakikaten süperdi.
zigana'ya varmadan derme çatma ahşap kulubelerden yapılmış "zigana tatil köyü"'nde kaldık. tahtakurularınca ısırıldık.
uzungöl'ün kenarındaki "tatil köyünde" yemek yedik ve konakladık. restorandaki garsonlar önce servis yaptılar. herkes yemeğini bitirince bir de horon teptiler. garsonlardan biri, "abi bize hem garsonluk yaptırıyorlar, bitince de oynatıyorlar" diye şikayet etti, çok güldük. daha da ilginci, kaldığımız odada "odalar ses geçirir" gibilerinden bir uyarı tabelası vardı, "ne sesi" diye düşünmeden edemedik, uslu uslu uyuduk.
herkes ayder yaylasını biliyor, ama onun ötesinde iki tane daha yayla var; birisi aşağı kavron, diğeri(si) yukarı kavron. tanımdan açık olacağı üzere, yukarı kavron daha yüksekte. ayder'de, evinin odalarını kiralayan bir haminnenin evinde kaldık. kadın konuşmaya başlıyor, sonra konuşmasının ana temasını unutup başka şeyler anlatıyor, sonra şans eseri denk gelirse başladığı konuya geri gelip konuşmasını tamamlıyordu. ses etmeden, ama sıklıka için için gülerek (şiveden dolayı) kendisini dinledik. kahvaltılarda bol bol bal, kaymak ve tereyağ (sürpriz olmasa gerek) yedik.
kavron yaylalarına gitmek için, ayder'in biraz ötesinde, artık arabayla daha ileriye gidemeyiz herhalde diye düşündüğümüz noktada arabayı bıraktık, sırt çantalarımızı aldık, yürüdük. gidiş geliş toplam 26 kilometre. yürüdük. yürürken yanımızdan bir kaç tane minibüs geçti. geçen minibüslerden birinin ön camında "karadeniz üniversitesi dağcılık kulübü" yazıyordu, onlar da utanmadan yanımızdan geçip gittiler. aynı "dağcılık" ekibini, 3-4 saat sonra yukarı kavron'a varmadan önce kaçkar'lara çıkmak üzere hazırlık yaparken bulduk. (o kadar yükseğe çıktıktan sonra kaçkarlar bir tepe endamındaydı sadece). yukarı kavron'a vardığımızda görüş mesafesi 10 metre bile yoktu, hiçbir şey göremedik. üzerimizde kabanlarımız (yaz mevsimi idi) ile bir çay içtik, ve geri döndük. dönerken sis biraz dağıldı, bol bol fotoğraf çektik.
yazının başlığı olan "monika", dönüş yolunda fotoğrafını çektiğimiz, süslü mü süslü, boynunda büyüğünden bir çıngırak asılı olan, kocaman bir inekti. fotosunu bulur bulmaz ekleştireceğim.
ertesi gün uyandığımızda bacaklarımızın her santimi ağrıyordu. doğru düzgün yürüyemedik bir kaç gün.
ama çok eğlendik be yav!
16 Ağustos 2011 Salı
gıdı
yemek yerken üstüme başıma bir şeyler dökmek konusunda son derece istikrarlıyımdır. öyle ki, üstüme başıma bir şeyler dökmemek için çaba göstermeme rağmen, üstüne başına bir şeyler dökülmesine aldırış etmeyenlerle rahatlıkla rekabet edebilirim.
serbest kıyafet (kot gömlek tişört) ilen sahada sefil bir mühendis olarak çalıştığım yıllarda bu çok büyük bir sorun arzetmiyordu. zaten paçayı mutlaka bir yere bulaştırmış oluyordum, dolayısıyla fazladan bir iki yemek lekesi üzerimde "sırıtmıyordu". ne zaman ki giydiğim iş kıyafetleri kottan takım elbiseye doğru yol almaya başladı, günlük iş stresim sırf bu yüzden katlandı.
bir ara yemek yerken önlük takayım dedim, taktım da, fakat komik durdu. millet normal normal yemeğini yerken benim önlük sırıtıyordu. gün içerisinde sıklıkla içtiğim çaydı kahveydi şuydu buyduya da çözüm getirmiyordu üstelik, o yüzden önlükten de bir süre sonra vazgeçtim. riski azaltmak adına, işteyken "yemek" ve "içmek" fiilini mimimumda tutmak gibi bir yaklaşım geliştirdim. yapacak başkaca da bir şey yok zaten, bendeki malzeme bu kadar.
geçenlerde bir toplantı öncesi masaya erken oturdum, önümde laptop, çalışıyormuş gibi yapıyorum (hahahayt!), masaya koydukları "tatlı" tabağına şöyle bir takıldı gözüm. görmezlikten gelmeye çalıştım, fakat arasıra takılıyorum. "yememek lazım böyle şeyleri", "kim bilir kaç kaloridir bu", "şeklim bozulacak, en iyisi yememek" falan diye düşünürken bir baktım, baş parmağımla işaret parmağım tabağa doğru yol aldı, hatta tabaktan en albenili olanını sıkıştırdı, ben olayı hayretle izlerken, şaşkınlıktan olacak, ağzım açıldı, işaret parmağım ilen başparmağım arasında duran "şey" ağzıma düşüverdi. zevkten gözlerim kısıldı. ağzıma atarken bir parçası ağzımın dışına düştü gibi geldi, tembel tembel kucağıma baktım, bir şey yok, koltuktan kalktım, arandım, bir şey göremedim, güzel, hepsini hayırlısıyla yemişim. dedim.
..ki, toplantı başladıktan sonra gömleğimde bir leke belirdi, elimi gömlek cebime attım, sıcaktan erimiş jölemsi bir şeyi peçete yardımıyla çıkartıp ciddi bir yüz ifadesiyle çöpe attım, ve toplantıya devam ettim.
bu adamlar bendeki bu sakarlık seviyesini bilseler bana emanet ettiklerini gene de emanet ederler miydi diye düşünürken, toplantı bitti.
postun başlığına bağlamak gerekirse mevzuyu, efendim ben sigarayı falan bıraktım (arasıra cigar içiyorum), zpor da yapıp sağlıklı yaşamak gerekir falan diye düşünüp bünyeme esasen ters düşen hareketler içerisindeyim. haliyle "ayrodinamik" şeklim bu değişime adapte olamadı, ve olumsuz yönde bozuldu (gibi). peki tamam, "kilo aldım" desem de anlaşılırdı.
hani bir tabir var, afedersiniz, g.t göbek diye, bunları henüz bağlamadıysam da, gıdılı mıdılı bir adam olma yolunda hızla ilerliyorum (gibi).
* kendimi neden zor tuttuğum anlaşılsın diye fotoyu bilhassa çekip ekledim.
serbest kıyafet (kot gömlek tişört) ilen sahada sefil bir mühendis olarak çalıştığım yıllarda bu çok büyük bir sorun arzetmiyordu. zaten paçayı mutlaka bir yere bulaştırmış oluyordum, dolayısıyla fazladan bir iki yemek lekesi üzerimde "sırıtmıyordu". ne zaman ki giydiğim iş kıyafetleri kottan takım elbiseye doğru yol almaya başladı, günlük iş stresim sırf bu yüzden katlandı.
bir ara yemek yerken önlük takayım dedim, taktım da, fakat komik durdu. millet normal normal yemeğini yerken benim önlük sırıtıyordu. gün içerisinde sıklıkla içtiğim çaydı kahveydi şuydu buyduya da çözüm getirmiyordu üstelik, o yüzden önlükten de bir süre sonra vazgeçtim. riski azaltmak adına, işteyken "yemek" ve "içmek" fiilini mimimumda tutmak gibi bir yaklaşım geliştirdim. yapacak başkaca da bir şey yok zaten, bendeki malzeme bu kadar.
geçenlerde bir toplantı öncesi masaya erken oturdum, önümde laptop, çalışıyormuş gibi yapıyorum (hahahayt!), masaya koydukları "tatlı" tabağına şöyle bir takıldı gözüm. görmezlikten gelmeye çalıştım, fakat arasıra takılıyorum. "yememek lazım böyle şeyleri", "kim bilir kaç kaloridir bu", "şeklim bozulacak, en iyisi yememek" falan diye düşünürken bir baktım, baş parmağımla işaret parmağım tabağa doğru yol aldı, hatta tabaktan en albenili olanını sıkıştırdı, ben olayı hayretle izlerken, şaşkınlıktan olacak, ağzım açıldı, işaret parmağım ilen başparmağım arasında duran "şey" ağzıma düşüverdi. zevkten gözlerim kısıldı. ağzıma atarken bir parçası ağzımın dışına düştü gibi geldi, tembel tembel kucağıma baktım, bir şey yok, koltuktan kalktım, arandım, bir şey göremedim, güzel, hepsini hayırlısıyla yemişim. dedim.
..ki, toplantı başladıktan sonra gömleğimde bir leke belirdi, elimi gömlek cebime attım, sıcaktan erimiş jölemsi bir şeyi peçete yardımıyla çıkartıp ciddi bir yüz ifadesiyle çöpe attım, ve toplantıya devam ettim.
bu adamlar bendeki bu sakarlık seviyesini bilseler bana emanet ettiklerini gene de emanet ederler miydi diye düşünürken, toplantı bitti.
postun başlığına bağlamak gerekirse mevzuyu, efendim ben sigarayı falan bıraktım (arasıra cigar içiyorum), zpor da yapıp sağlıklı yaşamak gerekir falan diye düşünüp bünyeme esasen ters düşen hareketler içerisindeyim. haliyle "ayrodinamik" şeklim bu değişime adapte olamadı, ve olumsuz yönde bozuldu (gibi). peki tamam, "kilo aldım" desem de anlaşılırdı.
hani bir tabir var, afedersiniz, g.t göbek diye, bunları henüz bağlamadıysam da, gıdılı mıdılı bir adam olma yolunda hızla ilerliyorum (gibi).
* kendimi neden zor tuttuğum anlaşılsın diye fotoyu bilhassa çekip ekledim.
16 Haziran 2011 Perşembe
sarı gelin
bazı ezgiler paylaşılamıyor. bu yorumların altında birbirine küfredenler gözüme çarptı, yüzüm düştü. aynı ezgi, 3 yorum. biri azeri, biri ermeni, biri balaban'ın uyku cd'sinden.
6 Haziran 2011 Pazartesi
bümk
arasıra insanı gülümseten şeyler de oluyor bu memlekette. boğaziçi üniversitesi caz klubü öğrencileri imişler.
16 Nisan 2011 Cumartesi
konser ...
"güzel bir konser olacak bencileyin"...
...idi.
fakat olabilemedi. bir kaç sebebi birden var; kemal sunal'ın taksim-sarıyer hattındaki dolmuşa binip at yarışı tahmini ettiği filmi getirin hatırınıza, ufacık dolmuşta 50 kişi birden, böyle sıkış tepiş. geldi mi gözünüzün önüne? hah işte, öyle bir oturma düzeni, yanyana ve dipdibe tahta iskemlelerde omuzlarımızı içimize çeke çeke oturmak! -sıkışmak- zorunda kaldık. ayağımı uzatamıyorum, geriye birazcık bile yaslanamıyorum, iskemlenin tahtası sırtımıza batıyor. ızdırap içinde izlemeye çalışıyoruz konseri.
neyse, adamlar güzel müzisyen, katlanırız, ne olacak ki dedik... o da olmadı. virtüöz düzeyinde enstrümanlarına hakim olan iki adamın da virtüözlüklerini gösteresileri geldi. yani, çok ritmik oldu, çok hızlı çaldılar, erdal erzincan'ın sazının sesi kayhan kalhor'un kemençesini çok bastırdı, yetmedi, sazı neredeyse bir "vurmalı çalgı" gibi ritm tutar gibi çaldı. hayal kırıklığına uğradım.
eh be güzel kardeşim, biz sizi tanıyorduk zaten, iyi olduğunuzu göstermeye ihtiyaç duyacak adamlar da değilsiniz, ne oldu da böyle yaptınız anlamadım ki!
konsere benim iteklememle gelen kaşık düşmanına da diyecek birşey bulamadık. bak bu adamlar şöyle güzel böyle iyi derken kös kös çıktık konserden. gecenin tek kayda değer güzel yanı, konser öncesi sultanahmet'te yediğimiz köftelerin lezzetiydi.
ben gene de konserin sonlarına doğru maharetli! telefonum marifetiyle kaydettiğim görüntüleri umumun temaşasına sunayım.
12 Nisan 2011 Salı
konser
bundan tee bir sene falan önce, "bu konsere gitsem ömrümden bir yıl vermeyi düşünürüm ciddi ciddi" demişim. bu adamı da severim. ikisi de iyi müzisyen. şimdi, ikisinin konseri var cuma günü aya irini'de. kaşık düşmanı ilen ş'eyedeceğiz. normalde, kaşık düşmanı benim düşkün olduğum kadar düşkün değildir böyle şeylere, ben dinlettikçe seviyor. "senin bunları sevişini seviyorum" dediydi bir zaman. neyse... güzel bir konser olacak bencileyin. gözlerimi kapatıp, kendimden geçeceğim az biraz.
8 Nisan 2011 Cuma
imdat ...
efendim, ben gayet dikkatli ve uyanık bir adamımdır, yani öyle geçinirim, yani genel olarak öyleyimdir. özellikle de iş mevzu bahis olduğunda.
biraz önce, bir sürü kelli felli ve de kravatlı mravatlı adamların sunumlarını izleyip, son derece karizmatik bir şekilde kendilerini sorguladım, yol gösterdim. karizmayı cilalamanın doruklarındaykene, gayet doğal bir şekilde, elimdeki telefonla 9'dan hat alıp 155'i aradıktan sonra, karşıma çıkan bayandan 5 tane orta şekerli türk kahvesi istedim. karşımdaki ses bir süre duraladıktan sonra "beyefendi yanlış aradınız" dedi, "yaa" dedim.
netice itibariyle karizmaya bilmem kaçıncı çentiği de attık. birazdan, çay ocağının dahili numarasının değiştirilmesi için idari işlere talimat vereceğim. yüzüme ciddi ve önemli adam pozunu da yapıştırayım bari. çok fena, çok fena.
biraz önce, bir sürü kelli felli ve de kravatlı mravatlı adamların sunumlarını izleyip, son derece karizmatik bir şekilde kendilerini sorguladım, yol gösterdim. karizmayı cilalamanın doruklarındaykene, gayet doğal bir şekilde, elimdeki telefonla 9'dan hat alıp 155'i aradıktan sonra, karşıma çıkan bayandan 5 tane orta şekerli türk kahvesi istedim. karşımdaki ses bir süre duraladıktan sonra "beyefendi yanlış aradınız" dedi, "yaa" dedim.
netice itibariyle karizmaya bilmem kaçıncı çentiği de attık. birazdan, çay ocağının dahili numarasının değiştirilmesi için idari işlere talimat vereceğim. yüzüme ciddi ve önemli adam pozunu da yapıştırayım bari. çok fena, çok fena.
17 Şubat 2011 Perşembe
fıydırıvermek ve zıngıldamalı
benim doğduğum ve genel olarak da sınırlarına girdiğimde içimden "ahh memleketim!" dediğim toprakların en hoşuma giden yönlerinden biri, kullanılan kelimelerin, hadi şive de diyelim, orijinalliği. ya da bana öyle geliyor, torpil geçiyorum kendimce. işin ilginci, ben ne zaman memlekete gitsem dakikasında dilim dönüveriyor. "nişedin len bizim o'lan?" (erkek kardeşime na'ber demiş oldum)
mahallenin yaşlısı "gocagarıları" görünce şöyle bir klasik girizgah var hala misal;
- nişiyon hatmanim deze!
- nişiyem ay o'lum. oturup batırın. sen nişiyon bakem? bu o'lan senin mi? gocuman olmuş bu!
- hee. benim. nişiyem biz de, aha gurban kescez diye geldiydik.
kurban dedim de, oğlan etkilenir belki, görmesin kesilirken hayvanı derken herif (yaş 6) aldı eline bıçağı, "ben de kesmek istiyorum" diye tutturdu. kavga, gürültü, patırtı sevmeyen sevecen oğluma biraz ürkerek baktım.
yıllar önce, daha cep telefonları yeni yeni yaygınlaşıyorken, elimdeki cep telefonuna bakıp soru soran "deze"yi hatırlayınca hala gülerim; "zıngıldamalı mı öngü?" telefon zıngıldamalı değildi, üstüne, sıklıkla kilitlenir, beni deli ederdi. bir gün sinirlendim, telefonu fıydırıverdim.
17 Ocak 2011 Pazartesi
kısmet
hayatımızı çekiştiren kuvvetlerin bileşkesini tam kontrol edemediğimizde, ki zaman zaman edemiyoruz, ben bunu kullanıyorum. şans, kader, mukadderat. benim en sevdiğim, en bi tanımlayıcı olanı -bencileyine sorarsanız- kısmet. ne güzel bir kelime. kısmetse, olur. değilse, olmaz.
bir şeyin olması için planı, çabayı, analitiği, sistematiği en öne koysam da, bunu yadsımıyorum. hadi iş hayatı neyse de, özel hayat "kompile" kısmet bazen.
kısmetse olur. kısmetse, zeynep gelir. ya da elif. kısmet
bir şeyin olması için planı, çabayı, analitiği, sistematiği en öne koysam da, bunu yadsımıyorum. hadi iş hayatı neyse de, özel hayat "kompile" kısmet bazen.
kısmetse olur. kısmetse, zeynep gelir. ya da elif. kısmet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
